All posts by Gökçen Öçalan

Düğümlü İp*

Okumam yazmam yoktu. Askerden gelen bir arkadaşım, iki arkadaşı ile beraber, bana okumayı öğretmeyi kafalarına koymuşlardı. Onlar da askerde öğrenmişlerdi bu işi gerçi. Önce makarna çubuklarını yanyana dizip şekiller oluşturmaları gerekiyordu; bir kelimenin neye benzediğini, nasıl seslendirildiğini öğrenebilmem için. Yuvarlak hatları olan harf dedikleri şeylere geldiklerinde zorlanıyorlardı. Onlara makarnayı haşlayıp derse devam etmeleriniyse ben söylüyordum. Çok çaba gösteriyordum.

İşte benim hayatım, böyle geçiyordu.

İşim yoktu. Ancak zaman zaman kimi mal sahiplerinin tarlalarında işler çıkıyordu. Mevsimlere göre işler çeşit çeşitti. Beklediğimiz duvarın önüne kimi zaman bir kamyon yanaşır, biz onların bahçelerinde  domateslerin olmuşlarını nasıl seçiyorsak tıpkı onun gibi, seçerlerdi aramızdan işlerini gördürecekleri adamları.

Bizim ellerimiz, tam da bu işlere göreydi. Oysa mahalle kahvesinde izlediğimiz filmlerde, saçları bizimkine benzemeyen, elleri bizimkilerin yanında pamuk gibi duran, her daim takım elbiseli, yakışıklı adamlar, civan delikanlılar, şarkı türkü çalan yerlere yanlarında kadınları ile gidiyor, sonra ayağa kalkıp garip bir iş tutuyorlardı. Ellerinin içinde tüy gibi başka eller, salınıp duruyorlardı küçücük bir alanın içinde, bir sağa bir sola. O kadınların elleri de yumuşacıktı. İzlerken içimiz bir tuhaf olur, birbirimize bakamazdık. Sonra aramızdan biri allahtan “Çay çek” diye seslenirdi kahveciye de konu dağılırdı. Bizim o adamların ellerine benzemeyen ellerimiz, sıkıntıyla birbirini yoğurur, utancımızdan masaların altlarına konulurdu.

Bir gün, artık sizi seçmeyecekler öyle sebze gibi; artık karnınız doyacak, artık siz seçeceksiniz diye geldiler mahalleye birileri. Toplanmıştık kahveye ne diyecekler diyerek. Hepimizde bir merak. Aramızda gelenlerin ne dediğini anlar gibi başını sallayanlar olduğuna göre, bu adamların dediklerine dikkat etsem iyi olur diye düşündüm.

Bir çok güzel şey anlattılar. Ekmek, iş, kömür… Hâlimizin nedenlerini anlattılar bir de seslerini yükseltip, hep tavana bakarak işaret ettikleri bir yere arada küfürler sallayarak. O sıra biraz utandıysam da yine de dinledim. Söylediklerine göre artık her şey çok başka olacaktı. Arkadaşlara baktım, her biri hayallere dalmıştı, başları dik…

Demek artık biz seçecektik. Bizim de kamyonumuz olacaktı belki de ya da ekinini aldığımız tarlamız. Kendi tarlamız. Ellerim… Benim ellerim, hep bu işi görmüştü oysa. Seçmek? Nasıl seçecekti ki ellerim? Ellerim bu kadar önemli miydi? O filmlerdeki adamların elleri gibi, önemli miydi? O zaman; bu dedikleri olursa, benim de ellerim bir gün, yumuşacık bir kadın eline korkmadan değecek miydi? Utanmadan…

Anlattılar ne yapacağımızı bir bir. Benim gibi okuması yazması olmayanlar çoğunluktaydı. Bu sebeple ellerimize birer ip tutuşturdular. Bir tarafı halkalı, düğümlenmiş. Kalbimizin olduğu taraftaki elimizin orta parmağına o halkayı geçirecektik. Sonra ipi diğer elimizle, orada bulunacak olan resimli kağıdın üzerinde gerecektik. İpte bir düğüm daha vardı, işte tam da o düğümün geldiği yere basacaktık umutlarımızı, oradaki mühür ile.

Sonra her şey güzel olacaktı. Her şey değişecekti. Biz seçiyorsak, bizi mutlu edecek olan yolu seçmeliydik. Öyle demişlerdi… Ellerimiz; önemliydi. O filmlerdeki adamların elleri kadar önemli.

Her şeyi anlattıkları gibi yaptık. Bizim gibiler çok olmalıydı ki seçim sonrası mührü bastığımız resimdekiler başa geldi. Kırılsaydı ellerim… Nereden bilirdim ki böyle olacağını?

Şimdi ellerime bakın, aynı değil mi? Evet, biz seçtik. Daha ondokuzundaydım. Cahildim. Elimde düğümlü bir iple, geleceğimi düğümledim bilemeden. şimdi ise yetmişbeş yaşı devirdik… Arada kahve köşelerinde de olsa, en azından okumayı öğrendik.

İşte bunlar, benim ellerim. Nasırlarıma baktıkça, o düğümlü ipi parmağıma geçirip ümitlendiğim güne hâlâ lanet ederim.

 

  • sandık eskisi yazılardan; günün anlam ve önemine binaen…

Hazırlık

İçeri girdiğimden beri beni rahatsız eden küf kokusunun kaynağını düşünmekten bir türlü odaklanamıyordum. Duvarda bulunan siyah perdenin eteğini kaldırmamak için kendimi tutmaya çalışmam, kokuyu düşünmemek için harcadığım çaba, birazdan olacakları etkileyebilecek kadar huzursuz etmişti beni. Düşünmemeye çalışmalı.

Küçük yaşlardan beri kokular konusunda hassastım aslında. Komşunun kullandığı ağır sıvı yağ markasının ne olduğunu ancak 2 sene içerisinde o da bir gün annemlerle onlara oturmaya gittiğimde, mutfaktan su alma bahanesiyle öğrenebilmiştim. Oturmaya gidilirdi eskiden. Neden böyle adlandırdıklarını bilmiyorum ama oturmak, türlü çeşit pasta börek yemek sonra da bunları nasıl eriteceklerini konuşmakla süslü bir eylemdi. O yaşlarda bile bana anlamsız gelen- tüm o pastaların, böreklerin, kısırların çekiciliğine rağmen koku takıntım yüzünden yiyemediğim için de anlamsız buluyor olabilirdim elbette- bu oturma eylemi; bir şekilde ileride asla alışveriş listemde bulunmayacak yumuşatıcı isimlerini, sıvı yağları, deterjanları, oda parfümlerini, hatta abarttığımı düşüneceksiniz ama yemek takımlarının altlarından okuyup bir kenara yazdığım porselen markalarını öğrenmemi sağlamıştı. Porselenlerin yemeklerin kokusunu tuttuğunu, sakladığını ve bir sonraki yemeğe aktardığını biliyor muydunuz?

Kokusu yüzünden asla arkadaş olmadığım insanlar, diğerleriyle güle oynaya sohbet ederken iş yerinde yemeğimi yalnız yiyordum büyüdüğümde. Büyüdüğümde iş bulmuş olmama da şaşırmayın. Merdiven boşluğu kedi kokan bir apartmanda, duvardaki kağıtları eski kokuları yüzünden sevmediğim ve neredeyse 7 saatte tırnaklarımla söktüğüm dairenin kirasını bir şekilde ödemem gerekiyordu. Tüm bunları okuyanlar büyük çoğunlukla bir temizlik işinde olduğumu ya da steril bir ortamda çalışabileceğim bir iş bulduğumu zannedebilir. Hayır, öyle olmadı. Sanılanın aksine, bu takıntı “kötü kokularla” alakalı değildi sadece. Biraz acı duyuyorum ama anlatayım.

Bazı insanlar, hatta bu insanların küçük boyları yani çocuklar, annelerini kokularıyla hatırladıklarını söylerler. Bense babamın koklayarak öptüğü o boynun kokusunu almamak için neredeyse nefes almadan anneme sarılırdım. Güzel koktuğunu defalarca duymuş olmama rağmen, burnuma gelen koku benim için yalnızca kaçma isteği uyandıran, rahatsız edici bir kokuydu. Annem öldükten sonra onu gömdükleri toprağın kokusu da kendi kokusuna çok benziyordu. Ölü insanları saran nemli toprak ve çürümüş çiçek kokusu. Doğal olarak cenaze biter bitmez eve döndüm. Kaçtım bir nevi.

Klik.

Neyse, bu sefer olmuştur herhalde diye düşünerek fotoğrafçıya sordum.

” Tamamsa çıkabilir miyim artık?”

İçeri girdiğimden beri fotoğrafımı çekmeye çalışan fotoğrafçı, bezmiş bir şekilde makinesini bıraktı ve bana döndü.

“Olmuyor beyefendi. Lütfen artık gitmenizi rica edeceğim zira çok geç oldu. Lütfen.”

Çıktım. Bir kez daha fotoğraf çektirememiş, çekilen fotoğrafı fotoğrafçısı tarafından tatmin edici bulunmamış bir halde evime döneceğim.

Neymiş efendim? ‘An’ı yakalayacaklarmış. Yüzümde bir ifade olmadan ya da gülümseyerek çekeceklermiş.

Sanki bu kadar kokuyla ‘an’ diye bir şey mümkün olabilirmiş gibi. Peh!

 

 

 

70

“Arayan, bulur…”

Bugünden ve bu cümleden sonra twittera bir şey yazmayacaktı. Takip edenlerin sesi çıkmıyor, yeni takipçi gelmiyordu. Sabah saatlerinde yaşadıklarından sonra bir amaç edinmişti ve bu amacından asla sapmayacaktı. Kararlıydı.

Emlakçının takipçi edinmek ve reklam yapmak amacıyla önüne geleni takibe aldığı ve de insanların duygularıyla oynadığı -en azından kendisi böyle hissediyordu- saçma hareketinden sonra evden çıkmış ve doğrudan tanıtımda yazan adrese gitmişti. Yoldayken ufak bir plan yapmıştı ve aksi bir durum olmazsa tüm yaşadıklarının, görünmezmiş gibi davranılmasının intikamını alacaktı. Continue reading 70

71

Son iki aydır sabitti sayı. Gelen giden yoktu ve ne yaparsa yapsın bunu değiştiremiyordu. Artık farklı yöntemler denemenin vakti gelmişti.

Son bir haftadır çeşitli hashtagler arasında dolandığı, hepsine var gücüyle bir şeyler yazdığı, onlarcasını takip ettiği ve takipedenitakipederim’cilerden biri olduğu halde gelen kimse yoktu. “Profil fotoğrafımda mı bir sorun var acaba?” diye düşündü önce. Kalkıp kendine çeki düzen verdi. Masasının ortasına aldığı bilgisayarın tam karşısında, çalışma koltuğuna yaslandı. Bir sigara yaktı. Kamerayı açtı. Klik.

Continue reading 71

Uğultu

Binlerce yıllık küfürleri alıp attığımda bir yanardağın içine, içindeki tüm kinle ve her nasılsa yerleşmiş nefretle karışıp, lavlaşıp, dışarı püskürebileceğini biliyordum desem yanlış bir şey söylemiş olmam.

Yüzünü aynada iç huzuru ile göremeyenlerin tek çıkış yoludur, kapkara bir maske takmak. Onca sene boyunca, kıyıda köşede tek tük de olsa açmış olan papatyaları, bir asitli tükürükle boğmak; ancak içinde/dilinde sevgi yerine nefreti büyütenlere hastır. Bu konuda tebrik etmeli onları…

Fiziksel olmayan acının, fiziksel olana baskın gelmesi durumu, yalnızca çok derin yaralar açıldığında mümkün oluyor. Yaranın derinliği, beklentinin yıkımı ya da sırça köşklerin tuzla buz olması ile ilgili değil. Yaranın derinliği, sadece kesiğin derinliği ile doğru orantılı. Altında kocaman düş kırıklıkları yok. Zaten bildik bir hikaye oynanıyor yıllardır bu sahnede. Ötesi şaşkınlık olmuyor. Continue reading Uğultu