Uğultu

Binlerce yıllık küfürleri alıp attığımda bir yanardağın içine, içindeki tüm kinle ve her nasılsa yerleşmiş nefretle karışıp, lavlaşıp, dışarı püskürebileceğini biliyordum desem yanlış bir şey söylemiş olmam.

Yüzünü aynada iç huzuru ile göremeyenlerin tek çıkış yoludur, kapkara bir maske takmak. Onca sene boyunca, kıyıda köşede tek tük de olsa açmış olan papatyaları, bir asitli tükürükle boğmak; ancak içinde/dilinde sevgi yerine nefreti büyütenlere hastır. Bu konuda tebrik etmeli onları…

Fiziksel olmayan acının, fiziksel olana baskın gelmesi durumu, yalnızca çok derin yaralar açıldığında mümkün oluyor. Yaranın derinliği, beklentinin yıkımı ya da sırça köşklerin tuzla buz olması ile ilgili değil. Yaranın derinliği, sadece kesiğin derinliği ile doğru orantılı. Altında kocaman düş kırıklıkları yok. Zaten bildik bir hikaye oynanıyor yıllardır bu sahnede. Ötesi şaşkınlık olmuyor.

Sol gözümün hemen altındaki birkaç santimetrelik alanın şişkinliği ya da burun kemiğimdeki ince sızı değil beni üzen. Nedenini/nasılını da sorgulamıyorum artık. Daha yüzümü görür görmez, içine şeytan kaçan bir insana da değil sitemim. Sadece, nedense hep; hayatımla ilgili çok önemli kararlar alma aşamasındayken, bu tip olayların tekerrür etmesi, beni düşündürüyor. Özel bir çaba mıdır yoksa tesadüf müdür, bilememek; beni sıkıyor.

Çok uzun zaman önce, küçücük bir çocukken “seni sevmiyorum” cümlesi, bir kör bıçak gibi saplanmışsa yüreğine ve o cümlenin üstüne, bir kere olsun saçlarının çevrelediği çocuk yüzün, içtenlikle ve sevgiyle okşanmamışsa; şu gün şu saatte, isterse daha şiddetli olsun birilerinin yumruğu, isterse başka. ikisinin de farkı yok birbirinden. değişen bir şey yok. şaşırtan bir şey de.

İşte bu yüzden, bir diriyi sonsuza gömmek, beni ağlatmıyor.

Defteri kapattığımda saat sabahın 4’ünü bulmuştu. Kızımın gitmeden; evimizi, odasını, küçüklüğünden beri sakladığı oyuncaklarını, biriktirdiği dergileri, her şeyi bırakp gitmeden önceki gece son sayfalarını yazdığı bu defteri, o gittikten bir hafta sonra bulmuştum. Bugüne kadar okumaya cesaret edememiş, bunun için tüm gücümü toparlayabilmeyi beklemiştim.

O gittiğinden beri cansızım. Canımı yakan bir şeyler olmasına rağmen, olabildiğince cansız. İnsanlarla konuşuyorum, insanlar benimle konuşuyor, yemek yiyorum, su içiyorum evet, tıpkı yaşayan tüm insanlar gibi, yaşamaya devam edebilen tüm canlılar gibi fakat içimdeki boşluk boğazıma kadar gelip dayanıyor. Nefes almak yalnızca edinilmiş bir davranış, öğrenilmiş bir refleks. Başımda sürekli bir uğultu var. Sürükleniyorum.

Ona başkalarından daha az sarıldığımı anladığımda çok geçti. Sevgi sözcükleri gelmiyordu dilimin ucuna bir türlü, onunla gurur duyduğumu bir kez olsun ona söyleyememiştim. Çizdiği resimlerle ilgili güzel bir söz etmek istediğimde ağzımdan çıkan “şurası da şöyle olsaydı daha iyi olurdu tabii” gibi bir şey oluyordu ve bu durumdan nefret ediyordum. Yaptığı bir yemeği yerken “tuzu fazla olmuş” diyebiliyordum sadece. Sanki ona her şeyin ne kadar yerli yerinde olduğunu söylesem, sadece teşekkür edecekti ve bu bana yetmeyecekti. Uzasın istiyordum cümleler, konuşalım, tartışalım hatta, espriler havada uçuşsun, şu olsun bu olsun. Yeter ki biraz daha konuşalım istiyordum.

Büyürken yanında olamadığım için sanki çok fazla yitirilmiş zamanımız vardı ve telafisi için daha fazla konuşmak, konuşmak gerekiyordu. Bana öyle geliyordu en azından. Küçük bir kızken yakalayamadığım tüm anlar, benim için anılara dönüşememişti ve belki de ancak bu şekilde davranırsam elle tutulur anılarımız olacaktı.

Ben de küçükken saçlarımın okşandığını hatırlamıyorum. Bunun eksikliğini ise hiç duymadım. Herkes birbirine kimi zaman görünmez, kimi zamansa göze batacak kadar görünürdü. Böyle büyüdüm. Yaşamak için kavga etmenin şart olduğu yıllar. Hayatta kalabilmek ve saygı görmek için sesinin diğerlerinden fazla çıkması gerektiği yıllar.

Daha sakin zamanlara geçildiğindeyse bir ailem vardı. Nereden çıkmıştı bu insanlar, neden benim etrafımdaydılar hiç bilmiyorum. Okul biter bitmez evlenmiş, daha hayatı tatmadan baba olmuştum. Böyleydi çünkü. Büyüklerimiz bunun en doğrusu olduğunu, yoldan sapmamak için düzen kurmanın şart olduğunu öğütlemişlerdi hep. Büyüklerimiz derken, fikren örnek aldıklarımızdan bahsediyorum. Onların ışığında yürümeyi seçmiştim, onların çizdiği yoldu elbette benim için doğru olan. Bunu yaptım. Fakat kısa bir süre sonra neden böyle bir şey yaptığımı kendime sormaya, bu aile denen şeyin sorumluluklarının böylesi fazla oluşunun hiç anlatılmamış olmasına sinirlenmeye, etrafımda ideallerimi gerçekleştirmeme engel olacak ayak bağlarına dönüşmüş bu “aile bağlarına” öfke kusmaya başladım.

Uzun süre evden uzak geçirdim gecelerimi. Hayatımda ilk kez kendi paramı kazanıyordum ve bunu o safsata dolu evlilik hayatına ve aileye harcamak yerine hayattan keyif almak için savurmak hoşuma gidiyordu. Arkadaşlar vardı. Beni dinlerlerdi. Uzun saatler boyu konuşsam da dinlerlerdi. İyiydi bu. Kendimi daha önemli hissetmemi sağlarlardı, ben de onların eğlencesini sağlardım. Masadan kalkıp eve gitme saati geldiğinde sinirlenirdim doğal olarak. Neden gidip ağlayıp sızlayan birilerini dinlemeliydim ki? Yine de dönerdim bir şekilde ama iki gün sonra ama üç gün. Evde kopacak kıyameti beklediğimden hazırlıklı giderdim. En çok ben bağıracaktım, hatta eşyaları devirirsem daha çok korkacaklar belki de soru sormaya cesaret edemeyeceklerdi. Genellikle böyle yaptım zaten ve genellikle de korkularından bir şey soramadılar.

Bir keresinde, yalnızca bir kez, bir şişe viskinin sonucu olarak merdivende oturup ağladığımı, özür dilediğimi hatırlıyorum. Bu zayıflık anım onları da şaşırtmıştı ve ertesi günden itibaren daha ılımlıydılar bana karşı. Sakinlikten delirdim bu sefer, çıldırtıcı bir sakinlik. Görünmezdim sanki onlar için. Güzel ve dipdiri bir kavgayla her şeyi eski haline çevirmek için çok beklemem gerekmedi.

Sesim çok çıktığında yaşadığımı hissediyordum ve bunun için kimse beni suçlayamazdı. Etrafımdaki her şey, yaşayan yaşamayan her yaratık bana saygı duymayı elbet bir gün öğrenecekti. Bunu onlara öğretene dek savaşacaktım. Beni seveceklerdi. Daha çok. Önce nefret edecekler sonra da seveceklerdi. Benden vazgeçmemeleri için elimden geleni yaptım. Unutamayacakları izler bıraktım üzerlerinde, bunu biliyorum.

Kızım gittiğinden beri bir boşluktayım. Biliyorum gittiği yerde beni özleyecek. Başımda sürekli bir uğultu. Etraf çok sessiz. Buna yaşamak denirse yaşıyorum. Oysa son gecemiz çok güzeldi. Tayin öncesi ilkin annesiyle bir tartışma çıkarmıştım, sonra o araya girince de burnuna bir yumruk atmıştım. O an, gözleri öfkeyle dolduğunda beni ne kadar çok sevdiğini anladım. Ben de kızımı seviyordum işte, daha nasıl anlatmalıydım ki ona? Onu görüyordum. Ona dokunuyordum, yok saymıyordum. O da bana bağırdığında anlıyordum ki beni önemsiyor, yok saymıyor. Oysa şimdi öyle mi? Kocaman bir boşluktayım. Başımda sürekli bir uğultu. Sürükleniyorum.

Leave a Reply