Nasıl Başladık

“Üçe kadar sayıyorum. Çaldıklarının yerini söyle yoksa kafana kurşunu yiyeceksin!”

Hayatımın dönüm noktası olan kararı bu cümleyle verdim. İnsanlar en önemli kararlarını gerçekten de en çaresiz kaldıkları anlarda veriyorlarmış. O mafya tetikçisine gerçekten bir teşekkür borçluyum. O olmasa asla bugün olduğum yerde olamayacaktım.

* * *

Aslında her şey bundan iki ay önce başlamıştı. Singularity’nin artık mümkün olduğu haberi gündeme büyük bir bomba gibi düşmüştü. Ancak denemeye cesaret eden kimse çıkmamıştı. Çünkü Singularity, geri dönüşü olmayan bir şekilde mümkündü sadece. Yani beyninizi siberuzaya yükleyebilirdiniz ama o andan sonra tekrar bir bedene girmenizin imkanı yoktu. Bu, birçok insan için büyük bir fedakarlıktı. Her ne kadar on yıllardır fantazisi kurulan ve herkesin heyecanla beklediğini söylediği bir şey olsa da gerçek kapılarının önünde dikilmeye başlayınca herkes kafasını gizlemişti.

Başlardaki heyecanla ben de ilk deneyenlerden birisi olmak için başvurmuştum. Şöyle bir anlaşma yapmıştık: Bedenim tamamen yüklemeye hazır olacak fakat yükleme emrini veren ben olacaktım. Ben emri verdikten iki saniye sonra geri dönülmez bir şekilde yüklenmiş olacaktım. Bu kadar hızlı yapmalarının sebebi, ani bir karar değişikliğiyle yükleme işlemini bozmamıza engel olmaktı. Gayet mantıklı. Bu deneye kabul edilen 500 şanslı insandan birisi olarak zevkle kabul etmiştim anlaşmayı.

Laboratuvardan çıktıktan sonra heyecanla eve koştum. Bedenimden ayrılmadan önce yapmayı istediklerimin bir listesini çıkartmak ve bir an önce bunları yapıp ardından Singularity’ye kavuşmak istiyordum. Eve geldiğimde koltuğuma oturup siberuzayda yapacaklarımla ilgili hayal kurmaya başladığımda garip bir his kapladı içimi. Bir süre sonra bu his göğsüme bir öküz gibi oturdu ve içimi karartmaya başladı.

Son emri verecek olmanın ağırlığı çökmüştü üzerime. Bir de üzerine bunun geri dönüşü olmayan bir iş olduğunu hatırlamak işleri daha da zorlaştırmıştı. Hayatta en çok istediğim şeylerden birisi sadece bir kelimeme bakıyordu ve bunu yapacak gücü kendimde bulamıyordum.

Sonraki gün deneye kabul edilen başkalarıyla iletişime geçtim. Herkes aynı hâldeydi. Kimse bu geri dönüşü olmayan yolda kendi ipini çekmek istemiyordu. Kimse bu büyük sorumluluğu almaya cesaret edemiyordu. Birçoğundan duyduğum ortak bir söz de şuydu: “Birileri yapsa, ardından ben de yaparım ama ilk olmayı istemiyorum.” Herkes böyle bir şeyi ilk yapan olmak isteyeceğini zanneder ama dedim ya gerçek kapınızın önünde durduğunda durum değişiyor.

* * *

Deney başlayalı iki ay geçtikten sonra hâlâ emri veren çıkmamıştı. 500 kişi kara kara düşünüyor ama hiçbirimiz o sözü söyleyemiyorduk. Hayatımızı cennete çevireceğimizi düşünürken kendimizi arafa kilitlemiştik.

Bir sabah biraz alışveriş ve yürüyüş yapmak için dışarı çıktığımda olan oldu. Siyah bir araba kaldırımda yanıma yanaştı ve kafama bir sopayla vurdu. Kendime geldiğimde karanlık ve boş bir odada, tepemde bir lamba, ellerim bağlı bir şekilde oturuyordum. Ne olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu.

Beş dakika sonra iki adam içeri girdi. Görür görmez anladım, mafyanın eline düşmüştüm. Ama buna sebep olabilecek hiçbir şey yapmamıştım, adım gibi eminim buna. Ancak bunu onlara anlatmama imkan yoktu. Aradıkları kadının ben olduğuma kendilerini inandırmışlardı. Ne dersem diyeyim fikirlerini değiştirmeme imkan yoktu.

Yaklaşık yarım saatlik dayak ve tehditin arasında konuyu anlamıştım. Patronları bir kumarhanede soyulmuştu ve salak herifin büyük ihtimalle kafası alkol ve uyuşturucuyla dolu olduğu için onu soyanın kim olduğunu doğru düzgün hatırlamasına imkan yoktu. Sonraki gün o kafayla hatırladığı tarife uyan tek kadın da ben olmuştum. Bu yüzden ya onlara tüm çaldıklarımı verecektim ya da ölecektim. Klasik bir mafya senaryosu anlayacağınız.

Üstelik bir çaylağın eline düşmüştüm. Bilirsiniz, hani ekibe yeni katılan ve patronunun gözüme girmek isteyen tipler olur ya? Bayağı hırslıydı üstelik. Patronu için gözünü kırpmadan kurşun yağdırabilirdi üzerime. Gerçekten şanslı bir günümdeydim anlayacağınız.

Tüm bunlar yaklaşık bir buçuk saat sürdü ve ardından o cümleyi kurdu:

“Üçe kadar sayıyorum. Çaldıklarının yerini söyle yoksa kafana kurşunu yiyeceksin!”

Bu noktada artık yapabileceğim bir şey kalmamıştı. Kurşunla beynimin buluşmasına gerçekten de üç saniye vardı, daha doğrusu dramatize bir şekilde sayacağı için yaklaşık on saniye. Bir şeyler yapmam lazımdı. Bir karar vermek zorundaydım. “Bir!” dediği anda söyleyiverdim:

“Yükle beni!”

* * *

İster inanın ister inanmayın, insanlık tarihinin dönüm noktası tam olarak böyle gerçekleşti. Ve insanlığın ilk Singularity deneyimini yaşamaya da bundan tam 200 yıl önce, bugün, bu şekilde başladık.

Leave a Reply