Ne İş Olsa Yapardım

(Bu öykünün anahtar konusu, rastgele Wikipedia başlığı linkiyle bulduğumuz “Misyoner”.)

Bu saçma işe girdiğime, sırf biraz daha fazla para kazanmak için bunları yaşadığıma ve şu düştüğüm hâle inanamıyorum.

* * *

Aslında bu gezegene ilk geldiğim zamanlar oldukça iyiydi. Yeni kolonilerde çalışacak, yüksek seviye teknik bilgisi olan yöneticiler arıyorlardı ve ben de artık Dünya’da yapacak bir şeyimin kalmadığını düşünerek başvurmuştum. Samanyolu’nun bir başka ucuna, orada yeni kurulacak şehirlerin, fabrikaların ve askeri üslerin teknik sistemleriyle ilgilenmeye gidecektim, Dünya’dan sıkılmış birisi için bundan daha iyi bir fırsat olabilir miydi? 768-UG4 kodlu gezegendeki kadroya alındığımı duyunca havalara uçmuştum. Gezegendeki ilk yıllarım da çok güzel geçmişti. Yüksek bir rütbem, bana saygı duyan insanlar, harcayacak çok az yer olsa da yüklü bir maaşım vardı. O zamanlar, bir gün sözleşmemin biteceği ihtimali beni hiç korkutmuyordu. Sözleşmemin bitişiyle gezegende sivil bir hayat yaşama hakkı kazanacaktım. Elimdeki birikimle kendi işimi kurup sakin bir hayat yaşayacağımı düşünüyordum. Ancak işler hiç de beklediğim gibi gelişmedi.

Sivil hayatımın ilk yılında tüm param bitme noktasına gelmişti. Bambaşka bir gezegende, daha önce hiç karşılaşmadığım onlarca tür arasında tamamen yabancı bir şekilde kalakalmıştım. Değil bir iş kurmak, sokağa çıkmak bile zor geliyordu. Teknoloji bir şekilde diğer türlerin dilini anlamama yardımcı oluyordu ama konuşacak hiçbir şeyim yokken onları anlamamın ne faydası olacaktı.

İlk yılımın sonunda, sokakta yaşamak istemediğim için iş bakmaya başladım. Bu sayede sokağa çıkmaya ve diğerleriyle iletişim kurmaya, onları tanımaya başladım. İlk fark ettiğim ortak noktamız ise bürokrasi oldu; nerede olursanız olun asla değişmeyen şu hantal ve aptal yapı, galaksinin öbür ucunda da tüm özelliklerini korumayı becermişti. ‘Belki de evrenin yapı taşlarından birisidir bu’ diye düşünmeye başladım. İş Bulma Merkezi’nde çektiklerim de bu teorim için yeterli kanıtları toplamamı sağladı.

Kısa sürede birçok farklı iş denedim ancak hepsinden bir süre sonra ayrılmak zorunda kaldım. Sebepler Dünya’dakinden farksızdı; aptal patronlar, saçma sebeplerle müşterilerle ettiğim kavgalar vs. Eğer galaksinin bu tarafına yolunuz düşerse diye ufak bir not; asla Trimonlarla iddialaşmayın, hayatınızdan bezdirene kadar rahat bırakmıyorlar sizi. Tam umudu kesmeye ve sokakta bir dilenci olarak yaşamaya karar vermek üzereyken İş Bulma Merkezi’nden bir haber geldi.İşi duyunca koşarak oraya gittim ve anında işi aldım. Keşke o zaman o kadar hevesli olmasaymışım.

İşim Galaktik Düzen Tarikatı için misyonerlik yapmaktı. Daha doğrusu kapı kapı gezerek, sokakta insanlarla konuşarak onları ‘doğru yola’ getirmeye çalışacaktım. Bunu bir tür kapıdan kapıya pazarlama işi gibi düşünerek kabul etmeye karar verdim. Sonuta benim inanıp inanmamamı çok da önemsemiyor gibi görünüyorlardı. Onların deyişiyle, tek istedikleri ‘Tanrı’nın sözünün yayılmasıydı’. Üstelik bu dağıtım işi karşılığında oldukça sağlam bir maaş da veriyorlardı. Böyle bir işi kaçırmama imkan yoktu.

Başlarda işimi fazlasıyla rahat ve umursamaz bir şekilde yapıyordum. ‘Benden tek istedikleri sözlerini yaymam, gerisi kimin umrunda’ diye düşünüyordum. Böyle olduğum zamanlarda gayet rahattım. Nasıl olsa Tanrı diye bir şeyin varlığına asla inanmamıştım, öbür dünya diye bir şeyin olmadığını bilmenin rahatlığıyla hareket ediyordum. Ancak bir süre sonra garip şeyler olmaya başladı. Garip bir hırsla çalışmaya başlamıştım, kendimi işe fazlasıyla kaptırıyordum. Kapısını çaldığım canlıların beni ciddiye almasını istemeye başladım. Kendi kendimeyken hâlâ inançsız birisiydim ama söz konusu iş olunca anlamsız bir azimle hareket ediyordum. Keşke yapmasaydım.

İki gün önce, gittiğim dördüncü evde oldu her şey. Gideceğim bölge konusunda tarikat beni uyarmıştı; Piringzelerin çok çabuk sinirlenebilen, ancak galakside Tanrı’ya en çok ihtiyacı olan tür olduğunu söylemişlerdi bana. Bölgeye doğru giderken bu sefer kendimi kontrol altında tutmam gerektiğini biliyordum ama ilk evden sonra yine aynı şey olmaya başladı. Kapısını çaldığım her ev benim daha da sinirlenmeme neden oluyordu. Agresif bir şekilde dördüncü evin kapısını çaldığımda oldukça iri ve ateş püskürmeye hazır bir Piringze’yle karşı karşıyaydım. Derin bir nefes alıp sakin bir giriş yapmak istedim ancak ikinci cümlemin ardından kapıyı suratıma kapatmaya yeltendi. Ve sonrasında olanlar oldu.

* * *

Komadan çıkalı bir saat kadar oldu ve şu anda hastanedeki odamda tek başımayım. Hemşirelerden öğrendiğim kadarıyla çalıştığım yerden ziyarete gelen olmamış, sadece adıma gelen bir zarf varmış. Zarfın üzerinde kimden olduğu yazmıyordu. Merakla zarfı açtığımda, zarfın tarikattan geldiğini anladım. İçinde işime son verildiğini yazan bir belge ve tazminatımın olduğu bir transfer kartı vardı. Benimle işleri bitmiş ve benden kurtulmuşlardı. Bunun olacağını Piringze’den dayak yerken tahmin etmiştim. Sanırım dayağın zihnimi açmaya başladığının ilk belirtisi oydu.

Zarfı yanımdaki masaya bırakıp başımı yastığa bıraktım. Pencereden manzarayı izleyerek biraz uyumaya karar verdim. Bundan sonra nasıl devam edeceğimi bilmiyorum ama emin olduğum tek şey, sonraki işimin kesinlikle masa başı bir şey olmasını istediğim. Umarım ofis hayatı Dünya’dakinden çok da farksız değildir.

Leave a Reply