Uğultu

Binlerce yıllık küfürleri alıp attığımda bir yanardağın içine, içindeki tüm kinle ve her nasılsa yerleşmiş nefretle karışıp, lavlaşıp, dışarı püskürebileceğini biliyordum desem yanlış bir şey söylemiş olmam.

Yüzünü aynada iç huzuru ile göremeyenlerin tek çıkış yoludur, kapkara bir maske takmak. Onca sene boyunca, kıyıda köşede tek tük de olsa açmış olan papatyaları, bir asitli tükürükle boğmak; ancak içinde/dilinde sevgi yerine nefreti büyütenlere hastır. Bu konuda tebrik etmeli onları…

Fiziksel olmayan acının, fiziksel olana baskın gelmesi durumu, yalnızca çok derin yaralar açıldığında mümkün oluyor. Yaranın derinliği, beklentinin yıkımı ya da sırça köşklerin tuzla buz olması ile ilgili değil. Yaranın derinliği, sadece kesiğin derinliği ile doğru orantılı. Altında kocaman düş kırıklıkları yok. Zaten bildik bir hikaye oynanıyor yıllardır bu sahnede. Ötesi şaşkınlık olmuyor. Continue reading Uğultu

Bilmece

(Bu öykünün anahtar konusu, bir anda aklımıza gelen “karpuz”.)

– Bu defter de ne?

Salih’in sorusuyla, bakarken düşüncelere daldığım albümden kafamı kaldırmıştım. Hangi defterden bahsettiğini bilmiyordum. Elinde tuttuğu kahverengi defterin ilk sayfasına, sonuna dek açılmış iki göz kapağı ve saklayamadığı hayretiyle bakıyordu. Ayağa kalkıp başında oturduğu masanın yanına gittim.

Bu defter O’na adanmıştır, yalnızca O anlayacaktır içindekileri…

Continue reading Bilmece

Nasıl Başladık

“Üçe kadar sayıyorum. Çaldıklarının yerini söyle yoksa kafana kurşunu yiyeceksin!”

Hayatımın dönüm noktası olan kararı bu cümleyle verdim. İnsanlar en önemli kararlarını gerçekten de en çaresiz kaldıkları anlarda veriyorlarmış. O mafya tetikçisine gerçekten bir teşekkür borçluyum. O olmasa asla bugün olduğum yerde olamayacaktım.

Continue reading Nasıl Başladık